Hüzne dalma sevgili!

2018-04-09 18:30:00
Hüzne dalma sevgili! |  görsel 1

Hüzne dalma Sevgili, Sende bir damla hüzün bende umman oluyor. Sen ağlama Sevgili, Gözyaşların yüreğimi yakıyor. Özlem dediğin nedir ki Sevgili, Sevenler en fazla Ahirete kadar ayrı kalıyor. Hakikatte firak yok Sevgili, Şu fani dünyanın ayrılığı muvakkat oluyor. Uzaklık nedir ki Sevgili, Yürekler içiçe olduktan sonra. Hem nedir şu hasret dedikleri, Hasret muhabbeti artırıyor.   Her hüzün mutluluğa, Her gözyaşı tebessüme, Her özlem kavuşmaya, Her firak vuslata, Her fena bekaya, Her mesafe karabete, Her hasret muhabbete kalboluyor.   Çünkü hüznü yaradan Baki, Mutluluğu nasip eden Baki, Gözyaşını yaradan Baki, Tebessümü nasip eden Baki, Özlemi yaradan Baki, Kavuşmayı nasip eden Baki, Firakı yaradan Baki, Vuslatı nasip eden Baki, Fenayı yaradan Baki, Bekayı nasip eden Baki, Mesafeleri yaradan Baki, Karabeti nasip eden Baki, Hasreti yaradan Baki, Muhabbeti nasip eden Baki,   Gel beraber söyleyelim Sevgili, Ya Baki! Entel Baki, Ya Baki! Entel Baki.   Bilal Said 13/07/2017   ... Devamı

İstiyorum!

2018-04-09 18:23:00

  Gökyüzünü istiyorum sevdiğim Hani gönlümü ısıtan güneşin doğduğu Kalbinde sakladığın vüs'atli gökyüzünü   Denizi istiyorum sevdiğim Hani bir damlacık yüreğimi taşıran Bir damlada sakladığın hudutsuz denizi   Kameri istiyorum sevdiğim Hani karanlık dünyama Nur yüklü doğan Gözünün karasında sakladığın Nurani kameri   Baharı istiyorum sevdiğim Hani çorak gönlüme cemre düşüren Dudağındaki tebessümde sakladığın baharı   Yağmuru istiyorum sevdiğim Hani kurak hayallerime bereket yağdıran Dimağında sakladığın Rahmet yüklü yağmuru   Kâinatı istiyorum sevdiğim Hani içine sığamayıp taştığım Kalbindeki arşta sakladığın Kainatı   Bekayı istiyorum sevdiğim Hani o zamandan daha geniş olan Göz göze geldiğimiz anda saklanan bekayı.   Bilal Said Ankara 18/06/2017... Devamı

Hasret Şiiri

2018-04-09 18:06:00

Hasret, Çöle düşen bir damla yağmur Ve baharda açan ilk çiçek.   Hasret, Günün ilk ışıkları Ve geceyi aydınlatan kamer.   Hasret, Bir çocuğun tebessümü Ve bir ihtiyarın gözünden akan yaş.   Hasret, Kalbin ilk atışı Ve son nefesi ömrün.   Hasret, Birazcık umut Birazcık keder.   Hasret, Bana ikram ettiğin ilk tebessüm Ve bana bakışın son kez.   Bilal Said 15.06.2017   ... Devamı

Fikirle mukabele mümkün olsaydı...

2018-04-08 03:36:00

Medeniyet asrında yaşıyoruz, bu yüzden bu asrın insanlarından da medeniyete uygun şekilde hareket etmelerini bekliyoruz, fakat maalesef her insanın her hali medeni olmuyor ve medeniyet asrının da her insanı medeni olamıyor. Medeniyetten kastımız elbette muzır olan medeniyet-i hazıra değil, ahlâk, âdap ve terakki gibi mehasin-i medeniyeti taşıyan hakikî medeniyeti kastediyoruz. Bu medeniyetin muktezası olarak insanların daha müsbet, daha ahlâklı, daha düşünceli ve fikirlere daha saygılı olmasını bekliyoruz, Üstad’ın “Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.”1 sözünden hareketle, medeniyet asrında medeni bildiğimiz insanlardan ikna ve ispat üzerinden fikrî mukabele beklerken, tam tersine, muamele ile karşılaşıyoruz. Basit bir örnek, geçen sene bir ağabeyimiz o sıralar yeniden okumaya başladığı Bediüzzaman Beşlemesi serisinin Nurcular adlı dördüncü kitabını yanında taşıyor ve camiye namaz kılmak için girdiğinde camideki kasanın üstüne koyup namazını kılıyor, namaz çıkışında kitabı unutuyor, sonra kitabı unuttuğu aklına gelip geri döndüğünde kitabı yerinde bulamıyor. Caminin görevlisine sorduğunda ise bir şahsın kitabı “bunlar zararlı kitaplar, tehlikeli bunlar” deyip alıp gittiğini söylüyor. Sonrasında ise kitabı ortasından ayrılmış şekilde camiye yakın bir çöpe atılmış buluyorlar, belli ki bu cürmü işleyen şahıs hırs ve nefret ile hareket etmiş ve bunu da fiiliyatına yansıtmış, Üstadın ifadesindeki “sözden anlamayan vahşiler” gibi hareket etmiş. Bir diğer örneğini de yakın zamanda Tokat Kitap Fuarı’nda yaşadık. Tokat Belediyesi ve Eğitim Evi Organizasyonu’nca düzenlenen “Tokat Kitap Günleri”nde skandal bir şekilde Yeni Asya N... Devamı

Bana bir harf öğretenin kölesi olur muyum?

2018-04-08 03:26:00

Ülfet, yani bir hakikati tamamen bildiğini düşünmek, terakkinin önündeki büyük engellerden birisidir. “Ben biliyorum” diyen kişinin öğrenmesi durur, ilimden mahrum kalır. İnsan, hakikat adına bildiklerini tahkik etmeli ve doğruluğunu araştırmalıdır. Bundan kastımız muhakkak delillerle ispatlanmış hakikatleri tenkit parmakları ile yoklamak, vehim bataklığına düşmek değil elbette. Fakat insan bildiği bilginin kaynağının nereden geldiğini doğrulamalı ve mihenge vurmadan hiçbir hakikati dimağına yaklaştırmamalıdır. Bir kere tahkik edip araştırmaya başlayınca insan, çok iyi bildiği şeylerin aslında bildiği gibi olmadığını fark edip hayrete düşecektir. Bu da ona yeni pencereler açacak ve işin hakikatini araştırmaya teşvik edecektir. Kur’ân-ı Kerîm’in mevcudatı anlatan âyetleri de böyledir, Kur’ân-ı Kerîm İnsan’ın biliyorum dediği şeylere gözünü çevirir ve Kur’ânî bir nazarla tekrar baktırarak mevcudatın hakikatini idrak ettirir.  Meselâ, bedevi Arap çöllerinde yaşayan bir insan, sürekli gözünün önünde olan ve her gün müşahade ettiği, Kamer’i çok iyi bildiğini düşündüğü bir anda Kur’ân-ı Kerîm’in Kamer ile alâkalı âyetlerini işitir. Kamer’in sahipsiz olmadığını, musahhar bir memur olduğunu, bir hikmete binaen yaratıldığını ve onu yaratıp gökyüzüne yerleştirenin kendi gözüne gözbebeğini yerleştiren Zât (cc) ile aynı olduğunu idrak ederek ülfet perdesini yırtar ve tevhidin yüksek bir mertebesine erişir. Kamer’i yaratıp gökyüzüne yerleştiren Rabbine kemal-i iman ile secde eder. Eğer ülfetle devam eder ve “ben kameri biliyorum” diye zu’m eder ve K... Devamı

Sen de adalet istemişsin!

2018-04-08 03:23:00

Adalet, Kur’ân-ı Kerîm’in dört temel esasından birisidir. Cenâb-ı Hakk’ın ism-i azamından olan “Adl” isminden süzülmüş İslâmiyet’in özü olan bir kavramdır. Keza “şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimâne tahakkümü mahvetsin.”1 İslâmiyet’in indirilişi ile yapılan inkılâplar İslâmiyet’in adalet dini olduğuna en büyük delildir. İslâmiyet ile önce, en dar daireden başlayarak iffet, hikmet ve şecaat istikametinde enfüsî adâlet teşkil edilmiş. Ardından afakî dairede akrabayı gözetme ve akrabaya yardım etme ile aile içindeki adalet tesis edilmiş, kadınlara yapılan zulümler ve aşağılamalar nehyedilerek kadın ve erkek arasındaki adalet tesis edilmiş, kölelik makamının kaldırılması ile sınıflar ve milletler arasındaki adalet tesis edilmiş ve İslâmiyet mahza adalet olarak âleme gelmiştir. Geldiği andan itibaren kıyamete kadar Kur’ân âlemde adaletle hükmedecektir.  İslâmiyet’in bu temel niteliği gereği Müslüman olan herkesin adaleti savunması ve adalet taraftarı olması farzdır. Bu durum âyetler ile de sabittir. Meselâ; “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.”2, Başka bir Âyette; “De ki: ‘Rabbim adaleti emrett.”3 Her Cuma hutbede okunan “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder.”4 gibi âyetlerde zahiren adalet vurgusu yapıldığı gibi Kur’ân-ı Kerîm’in her âyetinde de adalete bakan bir cihet vardır.   Bu sebeple adalet taraftarı olmak sıfatı, Müslümanın alâmet-i farikasıdır. Biz de Yeni Asya olar... Devamı

Nur ve nar

2018-04-08 03:21:00

Arap dili Kur’ân-ı Kerîm’in dili olması dolayısıyla her kelimesinde çok derin manalar ihtiva eden bir dildir. Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, İşarat-ül İ’caz adlı eserinde Kur’ân dilinin bu mahiyetini her gözün görebileceği, her aklın idrak edebileceği bir şekilde beyan etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in lâfzındaki bu belâgat ve camiiyet, harflerinde dahi çok güzel bir şekilde görülmektedir. Harflerin her birinin de kullanıldığı yere ve şekillerine göre manaları vardır. İlm-i cifir âlimleri bu harflerin sırlarını beyan eden çok mükemmel eserler yazmıştır, bu zâtlardan birisi de Muhyiddin İbn-i Arabi’dir -ki bu konuda ilm-i Cifir adlı kitabı telif etmiştir.  Aynı kökten gelen kelimelere farklı yazım şekilleri ile farklı manalar yüklenebilir, fakat bu ilim bir mihengi, belli düsturları olmadığı için çok fazla istimal edilmemekte ve hüccet olarak kabul edilmemektedir. Çünkü her his sahibinin harflerden istihrac ettiği ve ilham olunan manalar, şahsın hissiyatına ve meşrebine göre farklılık göstermektedir. Meselâ Muhyiddin İbn-i Arabi vahdet-i vücut mesleği ve aşk meşrebi üzere gittiği için harflere yüklediği manalar muhabbet-i İlâhiye ile alâkalı manalardır. Risale-i Nur’un mesleği ise acz, fakr, şefkat ve tefekkür meşrebi ve hakikat mesleği olduğu için, harflere yüklenecek manalar da bu niteliklere uygun manalar olacaktır.  Risale-i Nur’dan gelen istifadeden cesaret alarak küçük bir numunesini göstermeye çalışalım. Meselâ “Nûr” ve “Nâr” kelimeleri aynı kökten gelir. “Nîr” kelimesi ikisinin de çoğulu olarak kullanılır. Yazılışlar... Devamı

Ramazan hürriyet ayıdır

2018-04-08 03:18:00

On bir ayın sultanı Ramazan ayına tekrar kavuştuk ve neredeyse yarıladık Elhamdulillah. Çocukluğumuzdan beri Ramazan için farklı tavsifler duyarak büyüdük. Ramazan bizler için kimi zaman bereket, kimi zaman tövbe, kimi zaman rahmet, kimi zaman ise ibadet ayı oldu ve öyle idrak ederek yaşadık. Bu yazıda ise Ramazan ayının hürriyet cihetini incelemek istedik. Değil mi ki “Hürriyet, imanın hassasıdır ve Rahman olan Allah’ın bize ihsanıdır.” Öyle ise Ramazan, Rahman tecellisinin en çok müşahade edildiği ay olması hasebiyle, en çok da hürriyet ayıdır. Ramazan’ın hürriyet ayı olduğunu tefekkür etmek için öncelikle hürriyeti tanımak lâzım; Bediüzzaman Hazretleri, Münâzarât adlı eserinde hürriyeti şöyle tanımlıyor; “nazenin hürriyet, adab-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefahat ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir; belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmaktır. (…) Hürriyetin şe’ni odur ki; ne nefsine, ne gayriye zararı dokunmasın.”  Hürriyeti tanıdıktan sonra Ramazan'ın bizlere neler sağladığına bakalım: Öncelikle Ramazan Ayındaki oruç ibadeti insanı terbiye eder ve insanı şeriatın iktiza ettiği edebe ve İnsaniyet-i Kübra hakikatine yakınlaştırarak insanı müzeyyen eyler. Değil mi ki insanlar şeriatın edebine Ramazan'da ziyadesiyle ittiba eder.  Bu edebin getirisi olarak insan her türlü sefahat, rezalet ve malayaniyattan kendini çeker, orucun hürmetine, günahlara girmemeye dikkat eder. Öyle ki; kimisi tiryakisi olduğu bir adetini sırf Ramazan hürmetine terk eder. Bu terk etmenin neticesi olarak insan, hürriyetin önündeki en büyük engel olan ve hakik&i... Devamı

Üstad nelere hiddet ediyor?

2018-04-08 03:16:00

Hiddet, basit kelime anlamı itibariyle “öfke, kızgınlık” olarak tercüme edilir. Öncelikle hiddet keskinliği ifade eder, yani normal bir öfke ya da kızgınlıktaki tereddütler hiddet duygusunda yoktur. İkinci olarak hiddet âni olarak gelir, kızgınlık ya da öfke gibi birikerek gelmez. Ayrıca hiddet, öfke ve kızgınlığa kıyasla daha yoğun bir duygudur ve derinlerden gelir. Hem de hiddet saf ve halistir başka bir duygu ona müdahale edemez.  Mesela bir insan kızgın olduğu kişiye aynı zamanda kırgın ya da öfkeli olduğu kişiye aynı zamanda saygılı olabilir fakat, hiddete başka duygular müdahale etmez halis hiddet olarak gelir. Hem de bir insanın hiddet haline bürünmesi için çok ehemmiyet verdiği, damarına dokunduracak bir durumla karşı karşıya kalmış olması gerekir.  Gelin biz de kendi ehemmiyet verdiğimiz şeyleri tespitle beraber Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin Risale-i Nur’daki beyanları ile nelere hiddet ettiğine bakıp Üstad’ın hayatında ehemmiyet verdiği şeylerin ne olduğunu tespit edelim. Yirmi Üçüncü Lem’a olan Tabiat Risalesi’nin ihtar kısmının haşiyesindeki beyanıyla Üstad “dinsizliği tabiata bağlayarak, Kur’an’a hücum edilmesine” hiddet ediyor.1 Zaten Üstadın İngiliz Müstemlekat Nazırı’nın beyanına karşı “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim!”2 ifadesini kullanması Kur’an’a verdiği ehemmiyeti ve Kur’an-ı Kerim’e hücum edenlere gösterdiği hiddeti çok güzel ifade ediyor. On Altıncı Mektub’un Zeyli’nde beyan ettiği yedinci sebepteki hadiseden hareketle Üstad, iman hakikatlerinin neşredilmesini bü... Devamı

“Aklın Nuru”na ne oldu?

2018-04-08 03:13:00

Başlıkta zikredilen kavram gayet aşina olduğumuz, Bediüzzaman Hazretleri’nin “Vicdanın ziyası, ulûmu diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir” sözünden iktibas, fünun-u medeniyenin ehemmiyetini ifade eden bir kavram. Fakat ben ifade ettiği başka bir mânâ üzerine eğilmek istiyorum. Bileniniz vardır, belgeselleri, kitapları ve gündem belirleyen çalışmaları ile bilinen ünlü gazeteci Mehmet Ali Birand vefatından önce Bedüzzaman’ın Hayatını, entelektüel kişiliğini ve meşrûtiyetten günümüze kadar toplumda üstlendiği vazifeyi hakkıyla anlatacağını ifade ettiği bir belgesel üzerinde çalışmaktaydı. Belgeseli hazırlayan ekipten yönetmen Mehmet Çelik ve yapımcı Tarık Can’ın ifadesi ile belgesel gündemi değiştirebilecek ve yeni tartışma konuları açıp birçok noktayı aydınlatabilecek nitelikte bir eserdi. 10 bölümden oluşan belgeselin başlıca konuları şunlardı: “Said Nursî’nin; Laiklik hakkındaki fikirleri nelerdir? Şeriatı nasıl anlıyordu? Nasıl bir rejim anlayışı vardı? Cumhuriyet karşıtı mıydı? Nasıl bir Cumhuriyet fikri vardı? Demokrat mıydı? Fikir hürriyeti, milliyetçilik, İslâm Birliği, Alevilik ve tasavvuf, Nurculuk, eğitim ve Kürt sorunu hakkındaki görüşleri nelerdi?” Yine belgesel ekibinin 2 Mart 2013 tarihinde başta Yeni Asya olmak üzere birçok haber kanalında yayınlanan haberde ifade ettikleri üzere belgeselin büyük bir kısmı (yüzde sekseni) hazırdı ve o ay CNN Türk’te gösterilmesi ve DVD olarak yayınlanması planlanıyordu. Mehmet Ali Birand’ın cenazesine katılan Bülent Arınç’ın ifadesi ile Birand son röportajı kendisi ile yapmıştı. Hüseyin Çelik de aynı cenazede belgeselin yayınlanmasını temenni etmişti ve Biran... Devamı

12345678910...14
?